Ana sayfa Yazarlar Folklor Köşesi TANDIR

TANDIR

5519
0
PAYLAŞ

Merhaba Perfect Gazete okurları…

Bu ayki yazımın konusu kültürümüzün bir parçası olan yemeklerimiz, daha doğrusu Tandır ekmeği ile ilgili.

Tandır, Konya’da, Konya’nın hamarat kadınına Selçuk Türklerinin bir mirasıdır. Orta Anadolu, özellikle Konya yerli halkının, ev içindeki sabit araçlarından biri olan Tandır, sekiz yüz yıldan bu yana, köylünün ekmek yapma işine hizmet eder.

Tandır yere gömülmüş, yayvan bir çömlek biçiminde, derinliği elli-yüz santim, genişliği ise yetmişbeş santim olan bir silindire benzetilebilir. Bu silindirin yan duvarları, kırmızı toprak ve saman karışımının odun ateşinde pişirilmesiyle elde edilen “Tandır taşı” ile örülmüştür ve yüksek sıcaklığa dayanabilmektedir.

Tandır, kullanılmadan önce, tepeleme, çalı-çırpı, saman ve “gazel” denilen kurumuş yaprakla doldurulup, çıra ile tutuşturularak yakılır. Yanmayı kolaylaştırmak içinde, sık sık iki metre boyundaki “Tandır” şişi ile karıştırılır. Böylelikle tandırın içi yavaş yavaş ısınmaya başlar, duvarlar önce siyah sora kor rengini alır. Tandır artık iyice “kızmıştır”. Bu ısınma anı, daha evvelden hazırlanan hamurunun (mayanın) kabarma anına denk gelecek şekilde ayarlanmıştır. Artık yapılacak tek iş bu hamuru parçalara (bezelere) şekil vermek ve tandırın duvarlarına en aşağıdan başlayarak yukarı doğru sırayla yapıştırmaktır. Oldukça maharet isteyen bu işlemde yapıcının eli yanabileceğinden bu işi yapan kişiler “kolluk” takarlar. Ayrıca, hamurlar iyi yapışmazsa veye mayası bozuksa, parçalar (bezeler) tandırın tabanındaki ateşe düşerler. Böyle durumlarda ekmek biçimsiz ve kavruk olur, bunlara “şeremet” denir.

Bir defada yirmibeş-otuz beze alan tandırda pişen ‘Tandır ekmeği” gayet lezzetli, tombul ve kokuludur.

Ekmek yapma işlemi bitince, o evde tandır yandığını öğrenen konu-komşu, burada pişen yemekler çok lezzetli olduğu için, güveç ve yemek çömleklerini gönderirler. Ev sahibi de bunları tandıra koyup, pişirir ve yemek sahiplerine gönderir.

Bütün bu işler bitince tandırın kapağı kapanır, üzerine alçak, genişçe bir masa konur ve sıcağı korumak için kalın örtüler serilir. Dost-ahbap bunun etrafında toplanır, pişen ekmek ve yemekler yenir, bilmeceler sorulur, türküler söylenir, eski günler anılır. Buna “Tandır sohbeti” denir. Böylelikle tandır sosyal hayatı da şenlendiren bir unsur haline gelir.

Ayrıca, tandır lakabı da çeşitli yörelerde, türlü anlamlarda da kullanılmaktadır. Mesela, Kırşehir ve Kayseri dolaylarında mangal üstüne konak bir masanın etrafında toplanmaya da ‘Tandır sohbeti” denmektedir. Veya Bitlis’te içinde parça etlerin kebap yapıldığı büyük fırınlar da tandır olarak adlandırılır.

Bir sonraki yazımızda buluşmak ümidi ile ….

Bu konuda referans olarak Boğaziçi Üniversitesi‘ nin “Folklora doğru” dergileri alınmıştır.

Kayıkçı Kul Mustafa
Türk halk edebiyatı’nın Bektaşî koluna bağlı halk ozanıdır. Halk şiirimizin ünlü saz şairi, 17. yüzyılda yaşayan, yeniçeri şairlerinin en tanınmışı olduğu halde, nerede doğduğu, nerede öldüğü kesin olarak bilinmemektedir.

Kayıkçı Kul Mustafa Cezayir’den Bağdat’a kadar çeşitli beldeleri dolaşmış, savaşmış, savaşlara destanlar, yenilgilere, şehitlere ağıtlar düzmüş bir yeniçeridir. Yaşamı üzerine de açıklayıcı bilgiler yok. Ölümünün, Abaza Hasan Paşa’nın ayaklanmasını dile getiren destandan, 1659’dan sonra olduğu sanılıyor. Böylece Kayıkçı Kul Mustafa’nın 17. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı ileri sürülüyor.
Kayıkçı Kul Mustafa; divan şiirinin etkisinden uzak, halk zevkine bağlı, doğal bir söyleyişle, 17. yüzyılın ilk yarısında geniş bir üne kavuşur. Bağdat kuşatmasında, kaleden atılan oklarla yaralanıp Dicle’ye düşerek boğulan ve IV. Murat’ın hayranlığını kazanan Genç Osman için yazdığı destan, şiirlerinin en tanınmışıdır.
Kul Mustafa’nın yeniçeri âşıklarından oluşu, şiirlerinin özellikle askerler arasında, sınır boylarında sevilip tanınmasını kolaylaştırmıştır. Kahramanca söyleyişi, nazım kusurlarını kapatır. Şiirlerinde kimi söylemelerde zorlamalar görülüyorsa da, döneminde halk beğenilerini zorlamayan, yalınlığı, içtenliğiyle geniş etki bırakmış, ozanları da bir ölçüde bu etki altına alabilmiştir.
Halk edebiyatında ozanlar genellikle yarım uyak kullanmıştır. Ancak Kayıkçı Kul Mustafa’nın daha gelişkin uyak türlerini de kullandığını görürüz. Şiirlerinde hem zengin uyak (en az üç ses benzerliği bildiren) hem de cinas kullanılmıştır.
Kayıkçı Kul Mustafa’nın dili oldukça sade ve akıcıdır. Kullandığı sözcüklerin tamamına yakınını Türkçe kökenli veya Türkçeleşmiş sözcükler oluşturur.

Nem Kaldı
Seni terk eylesem kaşları keman
Vefası olmayan yarda nem kaldı
Cefalım yok mudur göğsünde iman
Divane eyledin arda nem kaldı

Ayrılasın bencileyin eşinden
Bir dem sevda gitmez olsun başından
Bu ayrılık kıldı beni işimden
Arayıp gezerim karda nem kaldı

Akar gözyaşlarım bir dem silinmez
Kapında kul oldum adım bilinmez
Ko serim sağolsun yar mı bulunmaz
Kadrimi bilmeyen varda nem kaldı

Kul Mustafa der ki severim candan
Gözlerim doludur kan ile nemden
Sevdiceğim farık olduysa benden
Çıkayım gideyim şurda nem kaldı