Ana sayfa Haberler Ayın Yazarı TOÇEV / UMUT OĞUZ

TOÇEV / UMUT OĞUZ

3574
0
PAYLAŞ

2007 yılının en önemli dersiydi bana Toçev. Anadolu’nun bir çok şehrine turneye gitmiş, hatta bir çok ilçesinde dahi sahneye çıkmış, bu konuda hava atan bir oyuncu olarak, Toçev’den sonra pek de bir şey görmediğimi anlamıştım. Uzak, çok uzak köylere gidip çok yabancı ama bi o kadar akraba gözlere dokunmak, bambaşka sayfalar açtı yüreğimde. Sıcacık  ve bir tebessüme aç yüzlerce minicik göz, kocaman tecrübeler katmıştı hayatıma.

Varlıklı ailelerin, kurumsal firmaların maddi destekleriyle, Anadolu’nun ücra köylerindeki yıkılmaya yüz tutmuş okulları restore eden Yaşasın Okulumuz Kampanyasına dahil oluverdim. Yepyeni okulların açılışlarını ben sunuyordum. O gün çöl iklimiyle meşhur, Urfa, Hilvan, Yuvacalı köyündeydik. Hava sıcaklardan daha sıcak, gölgeye muhtaç ama coşkulu bir açılıştı. Herkesin çok mutlu olduğu ve Yaşasın Okulumuz kampanyasının güldürdüğü köylerden biriydi. Çocukların çok sevdiği ve her açılış sonrası yaptırdığım bir ritüelim vardı. 1,2,3 dediğimde hep beraber ‘Yaşasın Okulumuz’ diye bağırıyorlardı. Ta ki bu okula kadar. Show tv kamerası arkamda, mikrofon elimde 1,2,3 diyorum çıt çıkmıyor. Allah’ım diyorum ben mi bişeyi yanlış yapıyorum.. Bir daha deniyorum, her denememde fısıltıyla konuşanlar bile susuyor, ortalık daha da sessiz oluyor. Hani ekibi tanımasam şaka yaptıklarını falan düşüneceğim. Derin sessizlik. Tekrar sayıp saymama arasında gidip geliyorum. Kaymakam, ilçe milli eğitim müdürü, müdürler, öğretmenler, veliler herkes bana bakıyor. Sanki sorun benmişim gibi. Neyse Allahtan bu gibi durumlarda serin kanlı yanım devreye girer.

‘Ne oluyor çocuklar dışarda güldük eğlendik aramızdaki her şey bitti mi’, dedim şakayla karışık. Ona bile tepki yok. Nihayet omzuma biri dokundu. Döndüm en uyuz olduğum kareyle burun buruna geldim. Kucağında Kalaşnikof asılı bir adam. Okulun, hatta sınıfların içerisinde bu tür manzaralar maalesef alışılagelmiş manzaralar. Köy korucuları. Aslında görevlerini yapsalar da, çocukların silahlı adam görmelerini istemiyordum. Neyse genç adam kibarca ‘Bi saniye’, dedi ve sınıfa dönüp kürtçe bi şeyler söyledi sonra bana dönüp, ‘Şimdi söyle’, dedi. ‘1,2,3’, dedim sınıf komple:  

‘Yaşasııınnnnn Okulumuuuuuuuuzzz!!!!’

diye yıktı ortalığı.

Kalaşnikofa dönüp teşekkür ettim. ‘Sorun değil görevimiz’, dedi pişkin pişkin gülümseyerek. Öğretmene dönüp hangi sınıf olduğunu sordum. Bütün okul burada dedi. Nasıl olur yahu? Türkçe bilmiyorlar mı ? Benim cevabını bugün bile anlayamayacağım bir soru sormuşum. Öğretmen çok netti:

‘Türkçe bilmeyen 4. üncü , 5.inci sınıf öğrencisi var bizim okulumuzda Umut bey’!

Üzerine yorum yapılacak pek bir şey yoktu. Cevabı veren bir hanım öğretmendi. Bedirhan abinin kızı Seher. Büyük kızı da Hilvan’da öğretmen. Yıllar önce kızını okula gönderdiği için taşlanan, yuhalanan Bedirhan abi. Bu tavrından dolayı köyün Don Kişot’u olmuş. Gel zaman git zaman adı Deli Bedirhan’a çıkmış. Israrla inandığının arkasında durmaya devam edince, kızı devletten maaş alıp para kazanmaya başlayınca, diğer köylülere de ilham kaynağı olmuş ve herkes kızlarını okula göndermeye başlamış.

Çadırdan hallice bol şalvarı, bakımlı ve geriye fönlenmiş gri saçları, özenle şekillendirilmiş Marlon Brando, Ayhan Işık arası bıyıkları ve İstanbul’da olsa en gözde solaryum merkezinin ilk nefeste sponsor olacağı yanık teniyle gerçekten enteresan bir adamdı. Evine davet etti. Yekten kabul ettik. Ev kerpiç ve girişten hariç bir sağda bir solda iki odadan ibaretti. Katlanmış döşeklerin bulunduğu köşe dışında içerdeki tek eşya yerdeki halılardı. Gayet minimalist, hatta feng shui’nin en orient örneklerinden biriydi diyebilirim. Çöktük yere. Gelen buzlu suyu yalandan yudumladık. Çünkü ikram edilen sular, bünyemiz alışık olmadığından olsa gerek, sindirim sistemimizi bozuyor ve yollarda bizi zor durumda bırakıyordu. Sohbet keyifliydi ama ben sürekli eve dalıp kopuyordum. Adam özel adamdı. Milletin vurma tehditlerine aldırmadan kızlarını okula göndermiş asi bi adam. Neyse müsade istedik çıktık ben kamera arkamda biraz röportaj yapayım diye dolanıyorum. Köyün tamamı gırtlaktan konuşurken arkadan gelen bir ses dumur etti.

‘Köyümüze hoş geldiniz’

Gayet kibar ve tam bir İstanbul türkçesiydi. Bizim kızlardan biri olmadığı için ışık hızıyla dönüp baktım. Hani Şarlo benim o şaşkın salak ifadeyi görseydi ‘biz sinema işine hiç girmezdik evlat’ der oturur ağlardı. Masmavi gözler, tatoo kaşlar, karakteristik burnu ve çene yapısıyla İngiltere Kraliyet ailesinden kopmuş bir prenses gibiydi…. de burada ne arıyordu?? Bi an kaldım. Kendi kendime, ilk defa bu kadar yüksek derece sıcağa maruz kaldığım için, ‘eriyen beynimin bizzat çizdiği bir hologramdır ,sakın konuşma Umut rezil olacaksın’ diye telkinlere başladım. Ne fayda kız hala orada karşımda konuşuyor. Hayalet görsem daha kibar olurdum. Kıza tam bir öküz gibi:

‘Kimsin sen?’ dedim. Allahtan insan bir hayalet çıktı. Tebessüm etti kocaman.

‘Merhaba ben Alisson’ dedi.

Benim eriyen beyin yer ile yeksan oldu. Urfa’nın Hilvan ilçesine bile 35 km uzaklıkta, telefonların bile çekmediği, elektiriğin bazı evlerde olduğu, Türkçenin seçmeli yabancı dil olduğu, çölden hallice bir köyde karşıma çıkan canlıya bak. Zebra görsem bu kadar yadırgamazdım. Hemen insan moduma dönüp onunla röportaj yapmaya başladım. Hikayesi ilginçti. Türkiye’ye tatile gelmiş. Bu köyden oralara çalışmaya giden Ömer’e aşık olmuş. Ömer’de bulmuş güzel kızı, hadi evlenelim demiş. Paldır küldür düğün hoppp İstanbul’a Beylerbeyi’ne yerleşmişler. Arada İngiltere’ye git gel derken büyük şehir keşmekeşi mutsuz etmiş genç çifti ve Ömer bir çılgın teklif daha yapmış:

‘Gelsene bir de köyümüzü deneyelim?’  Lets try my willage!

Bizim kız zaten çılgın çok sevinmiş gelmiş yerleşmişler. Ben tanıştığımda üç yıldır ordaydı ve çok mutluydu. Eğitimini sordum. Oxford mezunuyum dedi. Tam o an, fonda ibo’nun bir uzun havası girdi gaipten. Gerçekten İbo duysa bu kıza özel bir türkü yakardı oracıkta.  Direk sordum:

‘Oxford mezunu bir kız Urfa’nın köyünde nasıl yaşar, ne yapar?’

‘Çocuklara İngilizce dersi veriyorum’, dedi. İnanılır gibi değil. Türkçesi eğri büğrü olan çocuklar, derdini anlatabilecek kadar ingilizce konuşabiliyorlardı. Bizzat konuştum sağlamasını da yaptım.

‘Aileni özlemiyor musun?  Çünkü internet yok, telefon yok.’
‘Muhtarlıkta bir telefon var oradan konuşuyorum özlediğim zaman. Sadece annem var zaten çok özleyince çıkıp geliyor. Köylüler de annemi tanıyor hatta ona mommy diyorlar’, dedi.

Elimde mikrofon en ebleh halimle kalabalığa dönüp:

‘Tanıyor musunuz’, diye sordum, cevap enfesti. Hepsi aynı anda :

‘Heee mamimizdir’, dedi.

‘Say hi to your mom and tell me that are you crazy’, dedim.  Kahkahalar attı.  
‘Arkadaşlarımda böyle dediler, onları, oradaki kariyerimi, çevremi, düzenimi bırakıp gelmek oldukça radikal bir karardı. Ama hayatta ne için yaşıyoruz ve kaç kere aşık oluyoruz. Koca şehirlerde kocaman kariyerler için ömür tüketiyoruz. Buradaki saflık ve dingin yaşam benim hayatımın geleceği en üst noktadır’ deyip beni bi kez daha dumur etti.                                

Vedalaştık. Köydeki herkese sarılarak veda ettik. Kafalarda yeni açılan dosyaları düzenlerken yolda, hayatı ıskalayan ve ucundan tutup mutluluğu yakalayan insanları kıyasladım. Alisson özel bir insandı.

2012 yazında İstiklal Caddesinde bi program çekiyordum. Arkadan biri yırttı kendini ‘Umut abiiiii’ diye.

Döndüm. Koluna üç kişi girmiş bir fırlama. Görme engelli Abdo. Abim sesinden tanıdım. Sen beni tanıdın mı dedi. Hiçbir fikrim yoktu saklamadım da. ‘Nereden tanıyacağım pardon?’ dedim.

‘Urfa Hilvan Yuvacalı köyü ilköğretim okulundan Abdo ben. Bizim okulu sen açmıştın ağbey’ dedi.

Zannedersin yıllardır görmediğim akrabam. Bıraktım programı çocukla sarıl Allah sarıl. Abi arayı açma arada uğra dedi. Sanki Tophane’ye nargileye çağırıyor. Yolum düşerse mutlaka dedim. Selamlar yolladım köye.

Bir kaç hafta sonra Marmaris Turunç’a turneye gittim. Gündüz hamama davet edildik. Hadi gittik keselendik çıktık çay kahve faslında mekanın işletmecilerinden genç bir çocuk bana bakıp bakıp gülümsüyor. Sadece o değil aşırı yanık tenli abisi, yeğenleri hepsi bakıp gülümsüyor.

‘Hayırdır’ dedim.

‘Ağbey seni biz aşiretçek çok seviyoruz.’ dedi.

Bende dizilerden dolayı çok alışığım bu tür cümlelere. ‘Eyvallah’ dedim.

‘Sen bizim yengemizin arkadaşısın’ dedi.

Yine sıcaktan beyni akıtmış ben nasıl bir yengenin arkadaşı olabilirdim ki diye iç geçirirken ‘Kimmiş yengen’ diye soruverdim.

‘Yuvacalı köyünden Alisson dedi. Ben Ömer’in kardeşiyim adım Cahit Ağbey’ dedi.

Şöyle en naif halimle gayet içli bir ‘Hasssiktiir’ deyiverdim. Hepimiz koptuk. Ağabeyiyle birlikte turizmde dürüst ve iyi işletmeciler olarak nam salmışlar. Uzun uzun sohbet ettik. Fotoğraflar çekildik. Her gittiğimde ağarladılar. İlgilendiler. Oradaki son dakikalarımıza kadar yanımızda oldular.

Son yerel seçimlerde Yuvacalı köyünden bir haber geldi. Çıkan çatışmada 6 kişi ölmüş ve taraflar kan davası ilan etmişler. Hemen Cahit’i aradım. Tanıdık var mı diye. Hüngür hüngür ağlıyordu. Kısılmış sesiyle ‘abim’ dedi. Karşı taraf kim peki dedim. Bedirhan abiler dedi. O da mı dedim. Evet dedi yıkıldım.

Biz Yeşilçam’dan alışığız acıklı finallere. Her güzel hikayemizin sonu bok olur. Bu da öyle oldu. Hayatın küçücük menfaatleri içinde Allah’ın bize sunduğu kocaman nimetleri ıskalıyoruz. O gözleri kapkaranlık Abdo bile bizden daha fazla kıymet biliyor, hayatı bizden daha renkli görüyor.

İşin özü ve temeli eğitimsizlik. Bu yüzden biliyorum ki, Bedirhan abinin kızlarının yetiştireceği çocuklar bu şeklikde ölmeyecek. Toçev’in dokunduğu çocuklar silah yerine kalem tutacak. Bu neslin yetiştirdiği hikayelerin finalleri mutlu sonla bitecek.

Sevgi oldukça yüreklerde hep ‘umut’ olacak.

UMUT OĞUZ