Saat gece yarısına yaklaşırken çıtır çıtır yanan kamp ateşinin yanında gözümü gökyüzüne dikmiş, dilek tutmak için kayacak bir yıldız beklerken, bir yandan da yüzüme konan sivri sineği öldürmek için kendi suratıma bir şaplak atıyorum.
“Kurbağalar” diyor; kamp arkadaşım David. “Kurbağalar gittiğinden beri sivrisinekler çoğaldı”. Kamp arkadaşımın İngilizce adı David olmasına rağmen kendi kültüründe bir başka adı var. O bir Indigenous, yani bir Kanada yerlisi. Kovboy filmlerinin etkisiyle, Türkiye’de “Kızılderili” diye tanıdığımız insanlardan… Şanslı yerlilerden birisi olduğunu söylüyor. Okumuş, mühendis olmuş. Devletin; zamanında yaptığı kötülükleri affettirmek için bedava üniversite eğitimi verdiği gençlerden biri. Bedava okutulduğu için devlete minnettar olması beklendiğini söyler ara sıra.
Soru sorulmadıkça çok fazla konuşmaz. Fotoğrafının çekilmesinden rahatsız olmasına rağmen benim çektiğim manzara fotoğraflarını uzun uzun incelemeyi seviyor. Akıllı ve sabırlı bir insan. Bazen bilimden konuşuyoruz bazen politik sohbetler yapıyoruz kamp gecelerinde. Keyfi yerindeyse, gecenin ilerleyen saatlerinde, kamp ateşinin önünde yere oturup, Kızılderili efsaneleri anlatıyor bana. Kısacası çok iyi bir kamp arkadaşı.
“Benim atalarım Chippewa yerlileridir” diyor. “Şimdi kamp yapmak için para verip Canada Parks’tan yer kiraladığımız bu topraklar onlarınmış bir zamanlar. Ben çocukken babamla gelirdik buraya, o zamanlar milli park değildi. Kurbağalar çoktu etrafta. Sivrisinekler bu kadar türememişti.”
“Kalmadı mı burada kurbağa?” diye sordum. Kurbağaların büyük kısmı gölün karanlık tarafına doğru gitmişler. Kamp bölgesindeki aşırı insan hareketinden kaçtıklarını düşünüyor. Hayvanlar arasında iletişim olduğuna inanıyor. David’e göre her hayvanın ormanda bir görevi varmış.
Saat gece yarısını biraz geçmesine rağmen gökyüzünde kayan tek bir yıldız göremedim. Zaman zaman bulutlar geçiyor pırıl pırıl parlayan dolunayın önünden. Közde demlediğim Türk çayıdan bir ince belli bardak daha doldurdum hem kendime hem de David’e. “Organik Hemşin Çayı bu dedim. Bulamazsın buralarda. Dünyanın en lezzetli çayıdır bu. Üstelik ben de çayı onlardan bile güzel demlerim”. Gülerek baktı yüzüme “Her şeyin en iyisi yerinde güzel. Çay Hemşin’de güzel, kamp yapmak bu gölün kenarında” dedi. Tam yerine denk geldiği için, her zaman söylediğim sözümü tekrarladım cevaben: “Ne içtiğin ya da ne yaptığın değil, kiminle yaptığın önemlidir”.
Kamp ateşinde marshmallow yemeyi çocukça bulan David’e göre şeker pişirmek yerine elma yemek daha keyifli. Bu gece bana Kızılderili efsanesi anlatmayacağını düşündüğüm sırada yavaşça ateşin yanına bağdaş kurduğunu farkettim sevgili arkadaşımın.
“Atalarımız cesaret, kahramanlık veya doğa olayları üzerine efsaneler anlatırlarmış. O zamanlar okul olmadığı için, genç nesillere ders niteliğindeymiş anlatılan hikayeler. Ondokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde beyaz adamlar hem bizim hem de aynı bölgede yaşayan Mississauga kabilesinin arazilerini satın almış. Sonraki 25 yıl içinde 89 aile yerleşmiş bu bölgeye. Genel olarak tomruk işi yapan firmalara çalışıyormuş bu aileler. Ağaçları kesip, bir yandan kendilerine daha fazla yerleşim alanı açarken diğer yandan kestikleri yüzlerce yıllık ağaçları satarak para kazanıyorlarmış. İşte o zamandan sonra kötü olaylarla dolu, acıklı hikayelere dönüşmüş anlatılan efsaneler”.
Kamp ateşinden aldığı bir parça kor ile sigarasını yakıp dumanını hafifçe ateşe doğru üfledikten sonra konuşmasına devam etti: ”Sana daha önce söylediğim gibi; hayvanlar arasında iletişim ve görev dağılımı vardır bizim inancımıza göre. Atmacalar ormanın gözcüleridir. Orman üzerinde uçarak keskin gözleriyle tüm detayları görürler. Eğer tehlike arzeden bir durum farkederlerse ayıya haber verirler. Ayı ormanın bekçisidir. Tehlikenin karşısına çıkar ve onu ya kaçırır ya da yok eder.”.
Gözü daldı bir an için karanlık göle doğru. Sonra çayından bir yudum aldı ve hikayesine devam etti: “Bir gün, ormana giren beyaz adamları gördü atmaca. İlk defa gördüğü bu yaratıkların ağaçları kestiklerini, kuş yuvalarına zarar verdiklerini, kunduzların yuvalarını bozduklarını dehşetle izledi. Derhal ayıya haber verdi. Ayı ormanı korumak üzere harekete geçti ve beyaz insanın karşısına dikildi. İki ayağı üzerinde dev gibi vücuduyla karşılarında durup, kocaman sarı dişlerini göstererek, yeri göğü inleten sesiyle, insanlara kaçmaları için bir fırsat verdi. Fakat, beyaz adamın elinde ucundan ateş saçan bir çubuk vardı. Bu çubuktan çıkan ateşin verdiği acıyla son bir kez daha kayaları titreterek bağırdı ayı ve olduğu yere yıkılıp kaldı. İşte o günden sonra orman bekçisiz, korumasız kaldı…”
Sustu ve tekrar kapkaranlık göle bakmaya başladı. Az sonra bir sigara daha yaktı ve elindeki bardağı bana göstererek hala çayımız olup olmadığını sordu. Çayını doldurdum ve aklıma ilk gelen soruyu sordum: “Peki senin insanların ağaç kesip hayvan öldürmüyorlar mıydı?”
Çok cahilce bir soru sormuşum edasıyla küçümser bir şekilde yüzüme baktı ve “Her canlı yaşamak için başka bir canlının hayatını alır” dedi. “Benim dedelerim bir Moose avlarken birçok kurala dikkat ederlermiş. Mesela; avladığın hayvan yavru olmayacak, mümkünse sürünün en iri, en yaşlı üyesini avlamaya çalışırlarmış. Avlanan hayvanın etlerini ziyan etmeden yerlermiş. Hayvanın derisinden giyecek, kemiklerinden kızak, boynuzunda aletler ve ilaç yaptıktan sonra, kendilerilerinin faydalanamadıkları artıkları da doğadaki diğer hayvanlara ikram ederlermiş. Hayvanların yününden yaptıkları pançolar ve battaniyelere de onların motiflerini işleyerek bir şekilde ruhlarını yaşatırlarmış.”
Her hikayenin sonunda olduğu gibi aniden sustu. Anlatmaya devam edecek mi diye uzun uzun yüzüne baktım ama hiç ağzını açmadı. Tertemiz havayı derin derin içime çekerek esnedim. Gecenin bu saatinde ortalıkta sivrisinek kalmadığını farkettim bir anda. “Benim uykum geldi” dedim oturduğum kütüğün üzerinden kalkarken. “Ben biraz daha gökyüzünü seyredeceğim” dedi ve tokalaşmak niyetine sağ yumruklarımızı birbirine vurarak iyi geceler diledik.
Çadırımın iç fermuarını özellikle açık bıraktım. Cibinlik görevi gören dış taraftan mehtabın ışığı çadırın içine yansısın istedim. Uyku tulumuna girer girmez gözlerim ağırlaştı ve derin bir uykuya daldım. Bilinçaltımda, beyaz adam tarafından öldürülen ormanın bekçisi ayı vardı. Dilerim; bu gece o ayının ruhu, ormanları kesip kuşların yuvasını bozan beyaz adamların intikamını almak için bizim kampa gelmez.
Temmuz ayının nemli ve sıcak Toronto havasından biraz olsun kurtulup, günlük stresten uzaklaşmak için haftasonları kamp yapmanızı tavsiye ederim.
Hayatınız bir kamp gecesi kadar huzurlu ve gazeteniz gibi “perfect” olsun.
Kuzeyin güçlü ve güzel ülkesi Kanada’nın 152. doğum günü kutlu olsun. Happy Canada Day!






